25 Şubat 2014 Salı

Üçüncü İntifada ve Mavi Marmara

25 MAYIS 2011 ÇARŞAMBA


Çoğunluğu Rusya ve Avrupa’dan gelen Yahudilerin İngiliz desteğiyle Filistin’i adım adım işgali ve bu işgali sosyal, kültürel, ekonomik, psikolojik ve askeri yollarla meşrulaştırma hedefi 15 Mayıs 1948’de David Ben-Gurion’un Siyonist İsrail devletini ilan etmesiyle ete kemiğe bürünmüştü. Aynı gün aynı saatler içerisinde Siyonist çeteyi tanıdığını ilan eden ilk devletin ABD olması ise şüphesiz bir tesadüf değildi. İngiliz İmparatorluğunun etki alanının varisi “Big Brother”ın Müslüman Dünya’nın merkezinde çatışmayı sürekli kılacak ve tarihten kopmuş Müslüman Dünya’yı Amerika’ya mecbur edecek bir aracın varlığından memnuniyet duyması makuldü. Amerika’nın kanatları altında kanla beslenerek büyüyen Siyonist yapının hedefi ise aleniydi: Vaat edilmiş topraklar üzerinde büyük İsrail Devletini kurmak. Siyonist söylemin dini bir zorunluluk ve ertelenemez bir vecibe olarak tanımladığı bu hedefe varmak için kullanılacak her yol mubahtı. Uzun vadeli planların temelinde Filistin’deki nüfus dengesini siyonistler lehine değiştirmeyi öngören Yahudileri “asıl yurtları”nda toplama arzusu vardı ve dünyaya “Topraksız bir halka, halksız bir toprak” yalanını anlatan lobilerin başlıca görevi Filistin’i Yahudi yerleşimine hazır boş bir ülke olarak göstermekti. 1948’den bugüne değişen İsrailli yetkililerin, hiçbir zaman köklü değişime uğramamış politikaları bu minval üzereydi; Topraksız bir halka halksız bir toprağı ne pahasına olursa olsun yurt edinmek.


Siyonist işgalin “halksız toprak” dediği yerde yaşanan Sabra ve Şatilla, Kudüs, Hayfa, Cenin, Rafah, Hz. İbrahim Camii, Deir Yasin, Ürdün sınır köyleri ve Dökme Kurşun Operasyonu katliamları ile tüm bu katliamlara rağmen süregelen direniş dünyaya bu toprakların iddia edildiği gibi boş olmadığını göstermiştir. Bununla birlikte, kendi çıkarları için Batı’nın emrettiği şekilde davranan ve çoğu Arap olan Ortadoğulu lider bu katliamlar karşısında suskun kalmış ve hatta bu katliamların sebebi olarak direnişin varlığını göstermişlerdir. Türkiye gibi, siyonist mantığı göz ardı ederek arabuluculuğa soyunan ülkelerin çabaları ise boşa çıkmıştır. Zira Siyonist mantık, “Allah’ın seçilmiş kullarının” vaat edilen topraklara ulaşması için ne “barış girişimleri”ni kale alıyor, ne verdiği sözleri tutuyor, ne de uluslararası kurum ve platformlarda getirilmiş kuralları tanıyordu. Siyonistlerin bu tavrı direnişten başka bir yolun Filistin’i özgürleştiremeyeceği gerçeğini ispat ediyordu.


İşgalle birlikte başlayan direniş hareketleri başlangıç itibariyle yerel olması sebebiyle Arap Dünyası’nın Filistin’i sadece Araplara ait bir mesele olarak gören yaklaşımını aşma imkânı bulamasa da, Arap ülkelerinin Filistin’i işgalden kurtaramayacaklarının anlaşılması ve İran’daki rejim değişikliğinin Filistin’i Müslümanların ortak bir meselesi yapma vaadi neticesinde yerel özellikleri aşan bir kuvvete dönüşüyordu. Direniş’in gözle görülür bir şekilde değişen renginin ilk semereleri birinci ve ikinci İntifada’nın birçok hesabı bozan varlığı ile alınıyordu. Direnişin Filistin halkının önemli bir kesimini harekete geçirme kabiliyetini ortaya koyan İntifada, hayatın birçok alanını mücadelenin birer cephesine dönüştürüyor ve Filistin halkının her bir cephede yeni bir tecrübe kazanmasını, yeni bir gerçeklik ile yüzleşmesini ve direnişin ilerleyen aşamalarında kendisini revize etmesini sağlıyordu.

İntifada’yı bastırmaya yönelik katliamlar ise eskiye nazaran daha büyük bir öfke ile telin ediliyor, saldırı ve katliam haberlerinin ardından sokaklara dökülen ancak çabalarını siyasi bir manevraya dönüştüremeyen halklar ise yönetimlerinin yarattığı utancı yüzlerinde taşıyordu. Bu ülkelerden birisi de hiç kuşkusuz Türkiye idi. Siyonistlerle yapılan onlarca anlaşma sebebiyle niteliği belirsiz politikamız, kendimize biçtiğimiz arabulucu rolümüz, Nato çerçevesinde görünse de Amerikan kuvvetlerinin haksız kullanımına açtığımız üslerimiz ve Batı’ya her alanda bağımlı oluşumuz bizi her adımda mahcup edecek bir yolda ilerlemeye mecbur ediyordu. Başbakanın Davos’taki çıkışı moralleri yükseltse de Türkiye, siyonistlerin OECD’ye kabulünü veto edemiyor, katil Peres’e Türkiye Büyük Millet Meclisine hitap etme imkanı vermekten ve vekillerin bir katili alkışlamasını sağlamaktan geri duramıyordu. Bu çarpık tutum Türkiyeli Müslümanların Filistin konusundaki talep ve beklentilerini karşılamıyordu. Siyasi ve askeri yardım sunma imkânları olmasa da, insani yardım göndererek Filistin davasındaki yerlerini almak isteyen Türkiyeli Müslümanlar İHH öncülüğünde hazırlanan “özgürlük filosu” ve bu filonun sembol ismi Mavi Marmara gemisi ile Filistin davasına desteklerini sunuyorlardı. Filonun amacı açıktı; Gazze’deki ablukayı delmek, Filistin’de yaşanan dramı Dünya kamuoyuna duyurmak ve toplanan yardımları ulaştırmak. Çoğunluğu Türk vatandaşlarından olmak üzere onlarca ülkeden 600’ü aşkın misafiri ile yola çıkan filonun amiral gemisi Mavi Marmara 3o Mayıs 2010’da uluslararası sularda seyrederken siyonistlerin askeri saldırısına uğruyordu. 9 Türk vatandaşının hayatını kaybettiği -şehit olduğu- bu saldırıda yüzlerce kişi de yaralanıyor, akabinde Siyonistlerin hapishanelerinde tutsak edilerek baskı görüyordu. Cürümün büyüklüğü ortadaydı ve fakat siyonistlerin cüreti de öyle…


Siyonistlerin saldırı taciz, tecavüz ve katletme anlayışından bihaber olanlar, siyonistlerin ekmeğine yağ sürercesine, filonun meşruluğunu tartışırken, bir dönem siyonist İsrail Parlamentosunda görev yapmış insan hakları aktivisti Uri Avnery, bunların aksine, “Gerçek bir soruşturmadan kim korkuyor?” başlıklı yazısında siyonistlere hiçbir zaman cevaplanmayacağını belirttiği 81 soru yöneltiyordu. Avnery’nin, “İsrail 2006 yılında Gazze Şeridi’ni kendisinden ayırdığını resmen ilan etmişken ve yine buraya giren gemilerin İsrail’in hükümranlığına tecavüz ettiği iddiasının aksine, Gazze Şeridi hiçbir zaman İsrail’e ilişik olmamışken, İsrail hükümeti Gazze Şeridi’nin karasularının İsrail karasularının bir parçası olduğunu niçin defalarca ilan etti? Niçin Başsavcılık dairesi İsrail’e girmekle herhangi bir ilgisi olmayan barış aktivistlerini İsrail’e yasadışı şekilde girmeyi denerken milletlerarası sularda yakaladığını açıkladı ve onları tutukluluk sürelerinin uzatılması için “İsrail’e yasadışı giriş”le ilgili kanun maddesi altında hâkim önüne getirdi?” soruları elbette cevapsız kaldı ve onun, “Bizim askerî ve siyasî liderlerimiz neyi saklamaya çalışıyor?” sorusu da aynı şekilde cevapsız kalacak.


Türkiyeli Müslümanların Siyonistlerin vereceği cevaba ihtiyacı yoktur. Türkiyeli Müslümanlar Filistinli kardeşlerinin kanlarına kattıkları kanlarıyla Türk hükümetlerinin ayıbından ari olduklarını göstermişlerdir. Ancak adaletin yeryüzünde tecellisini görmek de onların hakkıdır. Türkiyeli Müslümanlar Mavi Marmara’nın dönüş yolunda, Çanakkale’de yaşadığı tutsaklığın, siyonist katillere karşı Türk mahkemelerinde açılması geciktirilen ceza davasının ve hükümetin yoğunluğu azaltılmış gibi görünse de, siyonistlerle devam eden ilişkisinin mağduru olduklarının da farkındadırlar. Onlar, ambargonun varlığının devam ettiğinin, hükümetin, medyanın ve tavırlarıyla siyonistlerin yanında yer aldıkları aşikâr olan bir kısım akademisyenin Mavi Marmara davasını uluslararası kurumların eline bırakan tutumlarını da idrak etmektedirler. Yine Türkiyeli Müslümanlar MAZLUMDER tarafından hazırlanan ve hükümeti Mavi Marmara davasını siyasi olarak engellemekle suçlayan raporu da bilmektedirler. Türkiyeli Müslümanların sitemi sadece hükümete yönelik de değildir. Yaptığı bir söyleşide, “Mavi Marmara saldırısı sonrasında açılması beklenen davalar neden bir türlü açılamıyor. Adli Tıp’ta filan neler oluyor?” sorusuna “Dava süreci devam ediyor. Bu konu ile alakalı artık nedenini sorgulamıyoruz?” cevabını veren ve davanın takibini nedeni anlaşılmaz bir şekilde Mavi Marmara Derneği isimli bir derneğe bırakan İHH Genel Başkanı Bülent Yıldırım’a da sitem etmektedirler. Türkiyeli Müslümanlar İHH’nın da kendilerini yeterince bilgilendirmediğini düşünmektedirler.

Mavi Marmara bir milattır. Tüm dünya Mavi Marmara ile Filistin meselesinin neresinde ve nasıl durduğunu ortaya koymuştur. Üçüncü İntifada Mavi Marmara’nın güvertesinde, Çetin Topçuoğlu, Ali Haydar, Fahri Yaldız, Cengiz Akyüz, İbrahim Bilgen, Cengiz Songür, Necdet Yıldırım, Cevdet Kılıçlar ve 19 Yaşındaki Furkan Doğan’ın şehit düşmesi ile başlamış ve 15 Mayıs 2011’de, Nakba’nın yıl dönümünde üç koldan Filistin’e yürüyen insanlardan bir kısmının bu şehitlere katılmasıyla alevlenmiştir. Onlar bu uğurda canlarıyla bedel öderken geride kalanlara da ağır bir sorumluluk bırakmışlardır; her ölümün hesabı sorulana kadar adalet talebinin peşinde koşmak. Bu sorumluluk yapılması beklenen ikinci Mavi Marmara seferinden evvel karşımızda durmakta. Bu sorumluluğu ifa edip etmediğimiz ise hala tartışılabilir halde. Türkiyeli Müslümanların Mavi Marmara davasını ne kadar takip edebildiği, hükümete göre hangi konumda durdukları hala belirsizliğini korumakta. Ceza davasının açılmaması bir yana, “artık hiçbir şey eskisi gibi olmayacak” diyen Sayın Cumhurbaşkanının siyonist İsrail yetkililerini en üst düzeyde daveti ve New York Times için kaleme aldığı makalede “Türkiye, İsrail komşularıyla barış sürecini devam ettirmeye hazır olduğu sürece, geçmişte oynadığı rolü oynamaya hazırdır.” şeklindeki beyanı bizim Mavi Marmara’yı bir yol kazası olarak gördüğümüzü ortaya koymaktadır.


Üçüncü İntifada’yı başlatan Mavi Marmara tarihteki yerini almıştır ancak, Türkiye Müslümanlarının takip etmedikleri, ardında duramadıkları Mavi Marmara davası için Türkiye halkına bir özür borcu vardır. Bu borç ise, siyonistlere yönelik, “akıllı ol, ikinci filoya saldırma” çağrısı ile ödenmez. Bu çağrı hükümete yöneltilmeli ve “adil ol, hakkımızın yenmesine müsaade etme” denmelidir. Şehitlerin ardından kaygısız bir sabaha uyanmak istiyorsak, bu böyle olmalıdır.

Direniş ve Kadın

23 MAYIS 2011 PAZARTESI


Erkeği ve ona kendi nefsinden eşini var edene, her ikisini de inananlar, amel edenler, şüpheye düşmeyip istikamet üzere olmakta sebat edenler ve hakikate açılan yolda sabır ve dirençle yürüyenler kılana hamdolsun. Rabbini bilen kendini bilendir. O, ait olduğu zamanı ve mekânı anlamlandırıp bu anlam üzere şekillendirirken ilahi buyruğa itaat eden ve gayrısından yüz çevirendir. Zamanın ve mekânın kendisine dayattığı ve onu ilahi buyruğun dışına çıkmaya, böylelikle kendi nefsine ve âleme zulmetmeye zorlayan tüm unsurlara karşı ilahi buyruğun işaret ettiği yerde sebat etmek “Direniş” olarak tanımlanabilir ve biz direnişi insanlık tarihinin en temel hakikati olarak görürüz. Zira inanmış erkeklerin ve inanmış kadınların sosyal, kültürel, ekonomik ve siyasi alanda kendilerini ifade etmelerine, onların hayatı şekillendirmelerine karşı çıkan her müdahale, ilahi buyruk gereğince direnç göstermeyi yani Direniş’te olmayı beraberinden getirir. 


Âdem’den buyana kopmaz halkalarla birbirine bağlanan İslam tarihi bireysel ve toplumsal direniş destanlarıyla doludur. Her peygamber yaşadığı çağın haddi aşarak yeryüzünde fesat çıkaran ve ilahi buyruğu tanımaktan yüz çeviren rejimlerine / yönetimlerine direnmiş ve ilahi sünnetin ışığında şekillenen direniş kültürü Allah resulünün ardından torunları Hasan ve Hüseyin’e ve onlardan da yeryüzünün birçok noktasında filizlenen direniş hareketlerine ve hassaten Filistin Direnişi’ne tevarüs etmiştir. Direniş kültürü her coğrafyada adlarını sıralayabileceğimiz erkeklere sahip olduğu gibi, Filistin Direnişi özelinde isimlerini sayabileceğimiz Şeyh Ahmet Yasin, Fethi Şikaki, Mahmud el-Mebhuh, Nizar Reyyan, Abdulaziz Rantisi ve Yahya Ayaş’ın yanında Mirfet Taha, Ahlam Temimi, Suzan Ebu Türki, Ümmü Nidal gibi kadınlara da sahiptir. Bu insanlar bizzat kendi hayatlarının ortaya koyduğu şahitlik ile direniş kültürünü ve ilahi sünnetin değişmezliğini ispat etmişlerdir. Gözümüzün önünde akıp giden hayatları bize direnişin imanla uyum içinde olmayı gerektirdiğini öğütler. Öyle ki, Yahya Kemal’in “Yol Düşüncesi” şiirinde vurguladığı, “İnsana çarmıhta haz verir iman” tılsımı bu insanların hayatlarında ete kemiğe bürünmüş haldedir.


Filistin Direnişi, kadını direniş mekanizmalarının dışında tutan söylemleri geçersiz kılacak bir şekilde onları direnişin tam da merkezine almıştır. Filistin halkının topraklarını işgal eden; evlerini, işlerini, bağlarını bahçelerini yağmalayan; dünyanın dört bir yanından toplanarak Filistin’e getirilen ve yerleşimci olarak adlandırılan silahlandırılmış çeteler yoluyla Filistinlilerin mülklerine el koyan Siyonist yapı sadece erkeklerle değil, tüm varlığını ilahi buyruğun Filistin’de tecellisine adamış kadınlarla da yüzleşiyor. Bu yüzleşmenin en basit delili Siyonist yapının zindanlarını dolduran yüzlerce kadın ile kimisi zindanlarda dünyaya gelen kimisi ise anneleri ile birlikte hapsedilen yüzlerce çocuktur. Bu kadın ve çocukların bir kısmı direnişçilerin birinci dereceden yakınlarıdır. Siyonist yapı direnişçilerin eşlerini, kız kardeşlerini ya da annelerini direnişi bastırmak, Filistin halkının köleliği kabul etmesini sağlamak için hapsetmektedir.Şehit aileleri ve yakınları uzayıp giden zindan listesinin başını çekiyor. Zira onların Siyonist işgale karşı dışarıda gösterdikleri duruş hem Filistin halkına hem de dünya Müslümanlarına mücadelenin nasıl yürütüleceğini işaret ediyor ve bu da Siyonist yapıyı bir başka çıkmaza sokuyor.


Kudüslü Mirfet Taha Siyonist vahşetin her türlüsüne tanıklık etmiş ve çocuğunu zindanda doğurup büyütmek zorunda kalmış kadınlardan sadece birisi. “İmran Ailesi” misali hayatlarını ve çocuklarını Direniş’e adamış kadınlar ilahi sünnetin şahitliğini yapıyorlar. Yine Ahlam Temimi siyonistlerin işkencelerinin ardından zindana atılan genç kadınlara, Suzan Ebu Turki ise Siyonistlerin iğrenç yüzüyle küçük yaşta karşı karşıya gelen kız çocuklarına birer örnek. Siyonistler gencinden yaşlısına kadınları, kızları zindanlara dolduruyor ve erkeklerini katlediyor olsa da, direniş kültüründen beslenen ve bu kültürü varlıklarıyla besleyerek her an yeniden inşa eden kadınlar, gelen şahadet haberlerini “Allah bize yeter, O ne güzel vekildir”, “Kudüs için hepsi feda olsun” sözleriyle karşılayarak, direnişi hayatlarının merkezinde nasıl da canlı tuttuklarını gösteriyorlar. Bu uğurda bedel ödemek onlar için ertelenemez bir hal, bir vecibedir. Filistinli bir anne, sabah evden çıkan evladının şahadet haberinin her an gelebileceği ihtimali ile güne başlar. Yahut Siyonist askerlerin gecenin bir vakti kapılarını kırıp evlerde bulunanları toplayabileceği ihtimali ile uykusuna dalar. Hayat ile ölüm, zindan ile hürriyet arasındaki çizgi böylesine ince olsa da, Filistinli kadınlar evlatlarını, kardeşlerini ve babalarını Allah’ın onlar için takdir ettiği akıbete alınlarından öperek uğurlarlar. Tıpkı Ümmü Nidal gibi.


Ümmü Nidal oğullarından birisini, 23 yaşında olanı, işte böyle uğurlamıştı şahadete. Bir diğer oğlu ise İsrail zindanlarında tutsaktı ve çok geçmeden diğer oğlu da şehitler arasına katılacaktı. Nidal ilk oğlunu uğurlarken, "Ben oğlumu Peygamberin yanına gönderdim. Şehid annesi olduğum için de gurur duyuyorum." diyordu. Kendisi ve sevdikleri için anne olmayı seçen kadın profili yerini önce Filistin için anne olmaya bırakıyordu.


Erkeklerinin çoğunun, şehit, gazi, tutsak ya da hali hazırda savaşta olan bir ülkede kadınlara ailenin geçimini ve savaşın içinde de olsa gelecek neslin eğitimini sağlamak da düşüyor. Ailedeki en yaşlı kadın aile reisliğini üstleniyor fiziksel ve psikolojik anlamda ailenin direnç merkezi oluyor. Hilafsız, bu merkez kendisini, Meryem’in masumiyeti, Hatice’nin sadakati, Fatıma’nın sabrı ve Zeyneb’in metaneti örneklerinde görülen ilahi/tarihi yasayı tekrarlamak ve böylelikle Allah’ın inananlara yardım sözünün hak olduğunu göstermeye adamıştır.


Direniş halkasında direnişçiye yakınlığı ile yerini alan kadın profili yanında tüm yakınlarını kaybetmiş tek başına hayatını devam ettiren kadın profili de oldukça yaygındır. Bir bütün içinde tek başlarına mücadele eden bu kadınlar Siyonist yerleşimcilerin tehditlerine, askerlerin hakaretlerine rağmen taviz vermeye yanaşmamakta, direnişi vazgeçilmesi mümkün olmayan ilahi bir yol olarak kabul etmektedirler. Mescid-i Aksa yakınlarında atalarından kalan evi terk etmeyen yaşlı kadın direnişe devam eden yalnız kadınlardan bir tanesidir.


Filistin Direnişi’nde kadınları ve genç kızları İntifada’nın kalbinde de, şahadet eylemlerinin içinde de görürüz. Buldozer ve tanklarla saldıran İsrail askerlerine karşı taş atarak direnen kadınlar yeri geldiğinde Gazzeli Suhat örneğinde olduğu gibi hayatlarını fedaya hazır olduklarını da göstermektedirler. Suhat şahadet eyleminde yaralanarak yakalanan ve Siyonist zindanlarda ağır şartlarda 8 yıl kaldıktan sonra esir değişimi anlaşması çerçevesinde serbest bırakılan bir direnişçiydi. Şair Emin Güven İşler Suhat’a ithaf ettiği mısralarda şöyle diyordu:






…Duamı canına bin kez kurban ettiğim





Bu Meryem gözyaşın neden
Ramallah bakışın, Gazze duruşun
Denize ayarlı kaç turna vurulur, en Beyrut yerinden





Kaç susku ihanetle aralarsın şafağı





Tel örgüler kaç annenin ahıyla paslanır





Sahi, hangi melal ay uğurlar seni mülteci ölmelere





Vaveylayla sarmal olan bu yaşama inadın neden?





Direnmeye olan bu özlemin





Ki; bütün duvar dibi ölümleri sana pay edilmişken





Suhat’ey..





Yaşamı çocuklaştıran körpe ömür





Saçları enkaz kokan hüsam sığınak





Gemileri, gözlerinde sen mi batırdın zemzem kızı ?..




Direniş’in kadını on binlerce Suhat’a hayat verecek ve on binlerce Suhat yüz binlerce Şeyh Ahmet Yasin, Şikaki, Rantisi, Mebhuh, Reyyan ve Ayaş yetiştirecektir. Şüphesi olanlar beri dursun; Rabbin, “Biz de o yerde zayıf düşürülmeleri istenilen kimselere lütfetmek ve onları ileri gelenler kılmak ve onları (o yere) varisler kılmak diledik.” sözü mutlaka gerçekleşecektir.

Başörtüsü Aynasında Mücadeleye Bir Bakış

26 ARALIK 2009 CUMARTESI


“…Küçükken görme duyumu biledi gökler, yüzüme aksetti onların tüm nicelikleri, şimdi zamanların mukadder sapmaları ve matematiğin sonsuzluğu alıp götürüyor beni..” R. Arthur’un cümlelerinde geçen bu ifadeler bana; zaman döngüsü içerisinde bireyin ait olduğu çağda, birey-toplum-devlet üçgeni temelinde yürüteceği bir geçmiş ve gelecek muhasebesiyle, mizacına uygun bir fikri bütünlük içinde ortaya konulacak hayat tasavvurunu düşündürtüyor. Bireyin, önceki kuşakların muhatap olduğu vaka ve sorunları -temel itibari ile aynı manayı taşımakla birlikte- kimi zaman toplumun çeşitli katmanlarında farklı yüzleriyle kendi çağında görmesi mümkündür. Ferdin, muhatap olduğu, yüzleşmek zorunda kaldığı tüm ahvali, bunların nitelikleri itibariyle, önce kendi ruhunda, sonra da “toplumsal vaka” kabulü doğrultusunda toplumsal hayatın içinde bir yere yerleştirme süreci tespitle başlayıp, teşhirle devam eder ve nihayetinde şahsi özelliklerin de harmanlandığı bir renk ve kıvam ile “vaka”ya karşı bir “duruş”a dönüşür. İnsanlar konumlarını, tarihe ve güne nispetle, dıştan içe ya da içten dışa bir dairenin halkaları gibi, etkileyen ve etkilenenler olarak belirlerler. Yine, geçmişten ulaşan veya bugün ortaya çıkan meselelere yaklaşımları da bu konuma etki eder. Olaylar karşısında bir “duruş” sergileyen fertler o veya bu şekilde gidişatı etkileyen bir aktöre dönüşür. Kutsal Kitaplar’da anlatılan kıssaların her birinin birer hikayecikten ibaret olmadığını bilenler kendilerini, geçmişe ve bugüne bakarak, nerede ve nasıl durmak gerektiği konusunda, mesuliyet duygusuyla fikir beyan etmek ve buna göre amel etmekle mükellef görürler..
Bu yazı, Müslümanların mücadele geçmişinden bugüne gelen ve birey-toplum- devlet üçgeninde şekillenen müzmin bir yasak ile buna karşı geliştirilen mücadele anlayışına mercek tutma gayretinin bir ifadesi olacaktır. Tarih şahitlik edecektir ki, kadını ve erkeğiyle varlık bilinci ile bir diyalektik geliştiren fertler geçmiş kuşakların mücadelesinin kayıpları ve kazançlarıyla mücadelenin nasıllığı üzerine kafa yorarak “Bu gün nasıl olmalı?” sorusuna bir cevap bulma ve bu cevap temelinde yükselecek bir anlayış geliştirme gayretinde oldular. Kimi zaman bir çıkmaza dönüşse de, mücadele, çeşitli yöntem ve araçlar ile varlığını bugüne taşımayı başardı. Mücadele yöntemiüzerinde kuşakların karşılıklı eleştirileri olmasına rağmen Müslüman kadınlar üzerinden yürütülen ve inancın sosyal hayattan dışlanması şeklinde tezahür eden saldırının/baskıların, temelde İslam’ın görünen yüzüne yönelik bir saldırı olduğu ve bunun “enformasyon”, “hukuk”, “sosyoloji” “psikoloji” gibi bir çok sahaya ait araçların kullanılarak yürütüldüğü ve yine muarız kesimin bunu, kelimenin tam anlamıyla, düşmanlığın neticesi bir “Savaş” olarak telakki ettiği hususunda bir mutabakat vardı. Vakıa, bu gerçekten bir savaştı; cumhur, demokrasi, kanun, hukuk terimleri altına gizlenmiş silahların kullanıldığı, hakim zihniyetin iktidar araçlarını kullanan bir avuç mütecaviz kukla ile Müslüman geleneğe yönelen halkın ülke topraklarında İslami değerleri özgürce savunabilme hakkını aradığı bir savaş… Eşit şartlarda yürütülmeyen bu savaşta yaşı, cinsiyeti, kavmi ve eğitimi ne olursa olsun cepheye katılan herkes savaşın çocuğuydu ve savaşın çocukları her yerde erken büyürdü. Tecrit edilen, sürgün edilen, toplum önünde hedef tahtasına konulan, sokaklarda, ödül törenlerinde, okul kapılarında, sınıflarda, kampus önlerinde, otobüs duraklarında, dolmuşlarda, devlet dairelerinde yerilen bu ülkenin çocukları… Kadınları, yaşlıları, elleri nasırlı rençberleri, mavi tulumluları, beyaz yakalıları, gözlerden uzak rütbelileri, öğrencileri, hastaları, afacanları… Cepheye atılan herkes ama herkes payına düşen bir şarapnel ile onurlandı. Tarih, başörtüsü mücadelesinde mütecavizlerin hedefinin örtülerin kumaşları değil, cepheye sürülen direniş iradesi, halkın kendisi olma isteği olduğunu kaydetti. Bu irade, erken büyümüş çocuklarımızın gelecek kuşaklara bıraktığı bir armağandır.
Halkın iradesine yönelik olarak her on yılda bir darbe geleneğinin olduğu bu ülkede halkın kendisini İslami bir değerle ifade hürriyetine vurgu yapan başörtüsünü kullanma yasağı 28 Şubat sürecinden sonra her alanda yaygınlaştırılarak bugüne kadar kesintisiz devam etti. Bizden önceki kuşakların Cuma namazı sonraları meydanlarda yaptıkları gösteriler, yayınladıkları bildiriler, 90 günlük oturma eylemleri, el ele tutuşma eylemi, açılan davalar, bireysel ve kitlesel çapta yürütülen mücadelelerin hepsi direnişin hanesine yazılmış mücadele örnekleri olarak kayda geçti. Bu süreçte halk üzerinde uygulanan sindirme politikaları, mütecavizlerin söyleyişi ile, “bin yıl sürecek” bir etki bırakmasa da, başta, İslam’ı bütüncül bir algılayış tarzı olarak kabul edenler olmak üzere halkın tüm kesimlerinde tedavisi güç yaralar açtı. Halkın baskıya/tecavüze karşı insiyaki tepkisi tedhiş politikaları ile bastırıldı ve nihayetinde 28 Şubat sürecinin başlamasından birkaç yıl sonra alanlarda haklarını savunan güçlü kitleleri görmek neredeyse imkansız hale geldi. Mücadelenin hukuki cephesine sahip çıkanların sürdürdüğü davaların varlığı ve organize olmayı başaran bazı grupların açıklamaları dışında mütecavize hakkı haykıran güçlü bir ses kalmamıştı. Sürecin bir noktasında halkın siyasal bir karşı koyuş telakkisiyle AK Parti’yiiktidara taşıması, yasağın/tecavüzün, göreve getirilen siyasiler eli ile sonlandırılacağı kanaatini yaygınlaştırmıştı. Bir başka ifadeyle, ümidini hükümetin adımlarına bağlamış bir kitlenin gelişmesine ve böylelikle mücadele alanlarındaki fiili varlığın ve temsil düzeyinin her geçen gün düşürülmesine yol açılmıştı. Ne var ki, tarihi şahit tutarak, önceki ve sonraki iktidarların da, siyasi hesapları yasağın sona erdirilmesine öncelediklerini söyleyebiliriz. Kimi zaman açıklamalar öylesine rencide edici bir hal almıştı ki, hak ve hakikatin temsili, halk iradesine saygı gibi nirengi noktalarına sahip bu mücadele, “yüzde bir buçukluk bir kitlenin meselesi”ne dönüştürülebilmişti. Bu dönemin eleştiri temellerinden birisi, iktidarın, halkın önceliklerini tespitte maddi – manevi alanları bir dengeye oturtamamasıdır. İktidarın istatistiklere dökebileceği sayısal verilere ulaşma arzusunu ön sıraya koyması, ekonomik kaynakların paylaşımına ilişkin endişe ve mücadelenin halkın haklarına tecavüzü def etme kaygısına galebe çaldığı yönündeki görüşleri yer yer haklı çıkarmıştır.
O yıllarda, başörtüsüne yönelik yasağın halkın haklarına yönelik bir tecavüz olduğunu kurumsal düzeyde dile getirenlerden birisi deMAZLUMDER idi ve bu “duruş” Kocaeli Şubesi öncülüğündekararlı bir eyleme dönüştürülüyordu. 23 Nisan 2004 tarihinde, halkın sesinin yeniden ve yeniden duyurulması için haftalık eylemler gerçekleştirilmeye başlanıyordu. Yer olarak, o dönem Kocaeli Büyükşehir Belediyesinin bulunduğu ve yakın çevresinin siyasi parti teşkilatları ile doldurulduğu, insan hakları anıtının yükseldiği Sabri Yalım Parkı seçilmişti. Her hafta cumartesi günü halkın, yerel iktidarın ve siyasi partilerin gözlerinin içine bakarak, onlardan lütuf beklemediğimizi ancak haklarımıza / haklarına sahip çıkmaları gerektiğini söyledik. Hepimiz savunduğumuz şeyin “yüzde bir buçuk”un hakkı değil, halkın kendisi olma iradesi olduğunun bilincindeydik. Dönemin şube başkanı ve yönetim kurulu üyelerinin gayreti ile yürütülen eylemler o yıllarda bir çok sivil toplum kuruluşunun desteğini alıyordu. Eylemlerin başlaması ile oluşturulan Kocaeli İnanç Özgürlüğü Platformu, haftalık olarak hazırladığı basın metinleri ve eylem alanlarında kullandığı görsel öğelerle, başörtüsü yasağının o hafta Türkiye ve Dünya gündemine nasıl yansıdığını tarihe not düşmeye çalıştı. Katılımcıların sayısını verilen hukuki kararlar, siyasilerin tavrı, ülke gündemine düşen haberler etkilemekle birlikte, kemik bir kadro oluşmuş idi. İlk etapta uzun yılları kapsayacak bir hareket planlanmamıştık. O günkü hedefimiz 2004 Yılı Mayıs ayında Ankara’da gerçekleştirilecek olan “Beyaz Buluşma” ya Kocaeli’den mümkün olduğunca büyük bir kitleyi taşımaktı. Ancak Ankara’da gerçekleştirilen “Beyaz Buluşma” sonrası Kocaeli İnanç Özgürlüğü Platformu eylemlere “devam” kararı aldı. Açıklamalarımız başörtüsü yasağı ile sınırlı kalmayıp halkın haklarına yönelen sair zalimane uygulamalara, dünyanın herhangi bir yerinde ezilen ve sömürülen kardeşlerimize destek olmaya ve insan onurunu inciten tüm saldırı ve katliamlara karşı durmaya kadar yayıldı. Zira başörtüsüne sahip çıkmakla, Kudüs’e ve Mescid-i Aksa’ya veya sorgusuz sualsiz katledilen insanlara yahut maddi ve manevi varlıkları talan edilerek insanlığı ayaklar altına alınan zayıf bırakılmışlara sahip çıkmak arasında temel anlamda bir fark olmadığını biliyorduk.
Halkın değerlerine yönelik saldırı ve tecavüzün şekli ve mahiyeti değiştikçe, yeni uygulamalar dayatılmak istendikçe ve siyasal temsilcilerin kararsızlığı neticeyi her geçen gün daha da uzağa öteledikçe biz, Müslüman kadınların onur ve şerefleri ile yaşayabileceği bir toprak parçasının var olup olmadığını, yaşadıkları bu toprak parçasının onlar için ne anlam ifade ettiğini, onur ve şerefi çiğnenen tek bir insanın varlığının bile yeryüzünde huzuru yok etmeye yetip yetmeyeceğini de sorgulamaya başlamıştık. Dikte edilmeye çalışılan yaşam tarzına karşı yürütülen mücadeleyi küçümseyerek, “bununla bir şey elde edemezsiniz” deyip kenara çekilenlere; iktidara, muhalefete, medyaya ve tedhiş politikaları neticesi bir süre sonra yılgınlığa düşen büyük bir kitleye rağmen bu eylemler devam etti. Direnişin kendi yolunu açacağına inanan ve buna şahit olan bizler, bugün Kocaeli’ye, Sakarya, Van, Konya, Akyazı, Antalya, Ankara, Kütahya, Afyon ve Bursa’nın da katıldığını ve böylelikle direnişin 10 ile yayıldığını görüyoruz. Düzenli bir şekilde eylem yapan iller kendi yerel platformlarını kurup kendi mücadele ağlarını da oluşturma yoluna gittiler. Onların haberlerini,www.platformhaber.net ve www.mazlumderkocaeli.comadreslerinden takip ediyor, ümitlerimizi, periyodik eylemlerin yanında, platformların faaliyet ve buluşmalarına dair güncel bilgiler ile yeşertiyoruz. Tüm bu faaliyetlerin en anlamlısı hepimizi bir araya getiren “Türkiye Başörtüsü Platformları” adı altında yapılan istişare toplantısıdır desek abartmış olmayız. Zira yerel eylemlerin yönünün ve neticelerinin değerlendirildiği bu istişare toplantıları direnişin ülke sathına yayılmasına yönelik stratejilerin de tartışıldığı bir zemini ifade etmektedir. İşte, 7.’si 13-14 Kasım 2009 tarihlerinde Konya’da gerçekleştirilen platformlar arası istişare toplantısı böyle bir anlamı yüklenmişti. Konya İnanç Özgürlüğü Platformu’nun yoğun gayreti sonucu, bugün düzenli eylem yapan illerin yanında Türkiye’nin çeşitli illerinden gelen 25 civarında sivil toplum kuruluşu da bu toplantıya gözlemci olarak katıldı. Birbirinden farklı üslup ve söylem kullanan bu platformlar, temel anlamda yasağa karşı çıkmada ortak bir nokta ve eylem tarzında buluşup, bir çatı altında toplanma gayesi güdüyordu. Farklı fraksiyonların aynı hedef için bir araya gelip karşılıklı fikir alışverişinde bulunmaları, bir birlerinin tecrübelerinden istifade etmeye çalışmaları, bir birlerine karşı eleştiride bulunarak mücadeleyi daha iyi bir noktaya taşıma gayretlerini izhar etmeleri bizim için son derece önemli ve kıymetliydi. Konya’daki kardeşlerimizin, Kocaeli’deki platformun kuruluşunda yer almam sebebiyle davet etmeleri üzerine icabet ettiğim bu istişare toplantısından, tüm bu çabaların yeni filizler vermiş olduğunu görerek güleç bir yüzle ayrıldım.
Konya’da bir kere daha altını çizdik; biz bu mücadeleye “direniş” diyorduk. “Direniş: Direnme hali… Bir şeyi savunma halinde ısrarla karşı koyma durumu, yaşamak için çabalama”. Kimilerinin “sivil itaatsizlik” olarak tanımladığı bu hale işte biz, “Direniş” diyorduk.Kanunların, kanun koyucunun ve uygulayıcıların karşısında, bizden alınanı tekrar elde edinceye dek sabır ve sebatla karşı koymayı ilke edinen bir kitle vardı. Tarih elbette neleri eksik yaptığımızı, nerede hataya düştüğümüzü ortaya koyacaktır ancak tarihin projeksiyonunun direnişten yüz çevirenlere de çevrileceğinin, onlarında hatalarına ışık tutulacağının bilinmesi gerekir. Direnişin asli unsurunun insan olduğunu gözden kaçırmadan, yapılan tüm eleştirileri dikkate alarak, platformlarla birlikte hareket etmenin ve mücadeleyi bir üst perdeden yürütecek imkan ve araçları oluşturmanın gerekliliğine ve yine bu imkanlara sahip olanların bunları “direniş” anlayışının hizmetine sunmalarının dini ve ahlaki bir vazife olarak önlerinde durduğuna işaret etmek isterim. Platformların yükselen sesini duyanların bu vazifeyi ifa için öne atılacağına dair inancım tamdır. Uzun yolu kısaltmak, ağır yükleri hafifletmek adına ben hepimizi kendi alanımızda “direniş”e yardıma davet ediyorum.Hukukçulara, yazarlara, müzisyenlere, tarihçilere, edebiyatçılara öğrencilere, kadınlara, erkelere yaşlılara sesleniyorum… Ciddi bir çaba gösterirsek eğer, çocuklarımızın özgürce büyüyecekleri bir ülkeyi kurmak mümkün, diyorum.
Direniş bir ırmaktır; zulmü ve onun kalıntılarını silip götürecek… Gönüldaşlarımızdan beklediğimiz ise her nerede ve hangi zaman diliminde olurlarsa olsunlar bir araya gelip “direniş” adına bir nişane bırakmalarıdır. Her çağın ve mekanın kendine has şartlarını gözeterek ve her halükarda tecrübeleri, müspet ve menfi anlamlarıyla, yoldaş edinerek yürümeleri halinde mütecavizler halkın karşısında boyunlarını eğmek zorunda kalacaklardır. Kaybedecek bir şeyi olmayanlar ve sahip olduklarını bu uğurda kaybetmeyi, onları karlı bir ticaretin metası yapmayı göze alanlar, kardeşlerimiz; korkmasınlar, mutlak güç sahibi Hz. Allah bizimledir.
Selam, sabır, sebat ve dirençle; “direniş” ile kalınız…

Dün ve Yarın Arasında Mavi Marmara

4 OCAK 2011 SALI



Filistin, uzun yıllardır, İslam dünyası için bir mihenk taşı oldu. Görmezden gelenler, görüp de taraf olmayanlar, taraf olup da siyasi düzlemde nihai sonuca götürücü söylemler kuramayanlara ve hatta ihanet edenlere kadar geniş bir dairenin merkezinde oldu Filistin.

İşgali ve işgalciyi tanımlamaktan aciz ucube siyasi yapılar ve yönetimler uluslararası camiada “çıkar” hesabı üzerinden bir mantık yürütürken, meselenin aslında nasıl “kendisi olmak”, “hür olmak” ile bağlantılı olduğunu bilmiyormuş gibi davrandılar. Türkiye halkı “One minute” olayının şaşkınlığı ve mutluluğunu yaşayana kadar Filistin meselesine devlet bazında sahip çıkmaktan ziyade sivil inisiyatifler tarafından yürütülen ve birçoğu da maddi yardım boyutunu aşmayan çalışmalara aşinaydı. “One minute” olayının akabinde birçok insanın aklına, ABD Başkanı Clinton’un bir koltuğun üst kısmına oturur vaziyette, dönemin Türkiye Başbakanı Bülent Ecevit’in ise ayakta hazır bir şekilde durduğu fotoğraf geldi. Böylelikle, Davos’ta ortaya konulan fotoğraf, Türkiye Cumhuriyeti Başbakanının uluslararası camia nezdinde halkının onurunu da koruyabilecek güçte olduğunu göstermiş oluyordu. Bu onurlu tablonun Türkiye’nin günlük çıkarlarının ötesindeki bir meseleye, Filistin’e yönelik bir konuda gerçekleşmiş olması ise vakaya bambaşka bir anlam yüklüyordu. Tablo sevindirici olsa da, Filistin konusunda kesintisiz bir duyarlılık ve hassasiyetin oluşması için durmaksızın çaba sarf eden sivil inisiyatifler geri adım atılıp atılmayacağına yönelik bir endişeyi de taşıyordu. Nitekim çok geçmeden Türkiye tarafından ortamı yumuşatıcı adımlar atıldı.

Türkiye halkının Filistin konusundaki duyarlılığını çok iyi bilen Başbakan ve Hükümetin Filistin konusundaki tutumlarına bakıldığında, ilk günden itibaren inişli çıkışlı bir seyir görülecektir. Bu anlamda, Peres’in TBMM’de konuşma yapmasından aynı Peres’in Davos’ta aşağılanmasına, Hamas yetkililerinin davet edildiği süreçte Ak Parti flamalarının dahi örtülmesinden siyonistlerin OECD’ye kabulüne kadar birçok olay sayılabilir. Türkiye halkı ise net tavır sergileme açısından Türkiye Devletinden daha öndedir. Halkımız siyonist işgali telin etmede ve siyonistlerle ilişkilerin asgari düzeye indirilmesi ve hatta mümkün ise kesilmesi yönünde ısrarlı bir tavra sahiptir. Hükümetin iniş çıkışlı bu tavrının sebebini İsrail ile Araplar ve Filistin arasında arabulucu rolü üstlenebileceğine inanıyor olmasında arayabiliriz. Ne var ki, Gazze’ye yönelik siyonist saldırı bunun kof bir hayal olduğunu ortaya koymuştu.

31 Mayıs 2010 ise Türkiye’nin siyonistler ile konumunu ciddi bir şekilde yeniden belirlemesi gerektiğini gösteren bir tarih oldu. Cumhuriyet tarihinde ilk kez sivil bir Türk gemisi uluslararası sularda askeri saldırıya uğradı ve bu saldırı neticesi Türkiye dokuz vatandaşını kaybetti. Saldırganın kimliği açıktı: Halkların düşmanı siyonist rejim. Bu saldırı ile Türkiye halkı Filistin konusundaki duyarlılığını yeni bir merhaleye taşıdı. Kazanılan dokuz şehit Türkiye halkının sadece yediğini, içtiğini ve giydiğini değil canını da Filistin ile paylaşan, Mescidi Aksa ve Kudüs yolunda kendini feda eden bir halk olduğunun kanıtı oldu. Bu şehitlerle Türkiye halkı, Filistin halkına yönelik siyonist saldırıları telin etmekle iktifa etmeyen, siyonist merkezleri kuşatan ve onların peşinde olduğunu haykıran bir halka, şehitleri makamlarına ulaştıran Mavi Marmara ise Hayber kapısındaki Ali’nin “Zülfikar”ına dönüştü.

“Zülfikar” olarak Mavi Marmara arkasına aldığı halkların, temiz vicdanların gücüyle Gazze’ye yönelik siyonist kuşatmayı ve tüm insanlık âlemini aşağılayan ambargoyu kırmayı, bu düğümü kesip atmayı hedefliyordu. Mavi Marmara Filistin önlerine taşıdığı her uyruktan yüzlerce kalp ile, uluslararası sivil/sosyal bir teşebbüs olarak başlasa da kendisinden birçok ibretin çıkarılacağı bir derse dönüşmüştür. Bugün daha iyi anlaşılıyor ki, direnişin devamı salt maddi yardım ve protesto eylemlerine değil açık siyasi ve hukuki desteğe de bağlıdır. Yine Filistin için çalışan insanların haklarının tabi oldukları devletler tarafından kuvvetli bir şekilde korunması gerekliliği de açığa çıkmış haldedir. Uluslararası kurumların güvenilmezliği de bu olayla bir kez daha ortaya konulmuştur.

Hamas, siyonistlerin 2008 sonunda Gazze’ye yönelik saldırılarına “Furkan Savaşı” ismini vermişti. Mavi Marmara’nın en genç şehidi, Mavi Marmara şehitlerinin efendisinin adı da Furkan idi. Mavi Marmara’nın siyonist saldırıya direnişi ikinci bir “Furkan Savaşı”nı doğurdu ve Hz. Hüseyin gibi mazlumca şehit olan kardeşlerimizin kanları Akdeniz’e karıştı. Onların kanlarının Gazze’ye ulaştığını İsmail Haniyye’nin müjdelemesiyle biliyoruz. Bu savaşın sembolü Mavi Marmara ise dokuz ay sonra, destanın başladığı noktaya, İstanbul’a, Sarayburnu’na getirildi. Zalime, katile, siyoniste karşı direncin adı olan Mavi Marmara, “Direniş adına ne yaptınız?” sualinin cevabını bizden sonraki kuşaklara taşıyan bir nişane olacaktır.

Şehitlerimiz Türkiyeli Müslümanlara onur ve izzetlerini geri kazandırmıştır. Şehitlerimizin hesabının sorulması ise hükümetin ve halkın boynunun borcudur. Mavi Marmara’nın anlamını çağların ötesine taşıması, atılacak siyasi ve sivil her adımın bu onur ve izzete gölge düşürmemesine bağlıdır. Türkiye, şehitlerinin kanlarını özür ve tazminat talebine sıkıştırmamalı; siyasi, diplomatik, ekonomik, kültürel ve askeri alanda yapılan ve miadı dolan her bir anlaşmayı yenilemekten imtina etmelidir. Türkiye hükümetleri Türk halkına karşı sorumluluklarının Allah’a karşı olan sorumluluklarından bağışık olmadığını bilmelidir.

Sivil inisiyatifler ise desteklerinin maddi yardımlardan öte siyasi bir çabaya dönüşmesi için çalışma alanlarını bu hizmete yarayacak zemine taşımayı da düşünmelidirler. Öte yandan, şehit yakınları ve aileleri İslam ümmetine, bu ülke insanlarına emanettirler. Onlara karşı sorumluluklarımızın hepimizin boynuna yüklenmiş bir borç olduğu da unutulmamalıdır.

Darbe Karşıtlığı Ve Toplumsal Şuur


Şubat 2009
Darbe; vurma, vuruş, çarpma, musibet, bela anlamlarına gelmekle birlikte, eski Türkçe de darabat kelimesine karşılık geliyor. Peki musibet, bela gibi anlamlarının yanında, çarpma, vuruş gibi anlamlara gelen bu kelime toplum hafızasında ne zamandan beri yer etmişti şöyle bir bakalım isterseniz.
Siyaset tarihçilerinin de yaptığı tespit bizi Osmanlı nın son dönemlerine götürmekte. 1908 lerde İttihat Terakki ve Hareket Ordusu Osmanlı nın 2. Meşruiyeti ilan etmesine neden oluyor. O tarihlerden gelen darbe geleneği 2000 li yıllara doğru “post modern” bir yüz alsa da bir “ritüel” olarak var oluyor. 1900 ler den 2000 li yıllara Türkiye nin darbe kronolojisinin ise; 27 Mayıs 1960 darbesi, 12 Mart 1971 Muhtırası 12 Eylül 1980 Darbesi 28 Şubat 1997 Post Modern darbesi, 27 Nisan 2007 Genel Kurmay Başkanlığı nın resmi internet sitesinde yayınlanan açıklamayla bir e-muhtıra şeklinde olduğu görülüyor.
Her darbe dönemi ağır bedeller ödenmiş iken; yüz binlerce göz altı, binlerce kişinin idamla yargılanması ve yüzlercesinin asılması, faili meçhul cinayetler, göz altı ölümleri, vatandaşlıktan çıkarılan binlerce insan, kapatılan gazeteler , imha edilen kitap ve yayınlar ve ağır cezalara çarptırılan gazeteciler… Peki ülkede ne olmuştu da bu zincire yeni bir halka eklenmeden bir on yılı geride bırakamıyorduk. Ülkenin varlığı ve bölünmez bütünlüğünü düşünen(!) iç ve dış güçlerin mevcut sistem içerisinde elbette ki kendi çıkar ve hesaplarını da koruyarak sistemin bekası için dönem dönem farklı politika güttükleri görülüyor. En etkin ve göze çarpanı “iti ite kırdırma” politikaları ola gelirken, kesimleri gurupları ideolojik farklılıkları üzerinden birbirine hedef gösterenler , yakın zamanda etnik kimlik faktörünü ve giderek inanç ve mezhep farklılıklarını kullanabileceği görülüyor.
Toplumsal kaos ve kargaşanın kol gezdiği bir ülkede darbe kaçınılmazdı(!) Ancak kaos ve şiddet ortamı tek başına yeterli olmuyordu. Terör, çatışma ve şiddete karşı orduyu koruyucu bir güç gibi algılayan halkın büyük bir kesiminin “artık yeter” demesi ve darbeye arka çıkması gerekiyordu. 2. Meşruiyetten bugüne darbe sever bir nesil yetişmesinde bu politikalar etkin oldu şüphesiz. Toplum mühendisleri halkın zihninde yarattıkları korkulukla dahi darbeyi ve darbecileri aziz kıldı nesillerin gözlerinde. Farklı ideoloji mensupları ise ancak; “Şu darbe iyi ki oldu, ama bu olmasaydı..” diyerek bencilce bir tavır sergileye geldi.
Kardeşini eşini dostunu hayatını kaybeden insanlar kendi “öz vatanları”nda yaşayan insanlardı. Darbelerin hangi hukuka göre yapıldığına bakmadan önce “hukuk” kavramına atıf da bulunalım isterseniz. Temeli “ahlak” a dayanan hukuk; “toplumun genel menfaatini veya fertlerin ve toplumun ortak iyiliğini sağlamak maksadıyla konulan ve kamu gücüyle desteklenen kaide, hak ve kanunların bütünüdür. Daha yaygın bir tanımıyla hukuk, adalete yönelmiş toplumsal yaşama düzenidir.” şeklinde tanımlanıyor. Peki toplumun ortak iyiliğini sağlamak amacıyla konulan kanunların butunu darbeler için ne diyordu bir de buna bakalım.
MADDE 146 – “Türkiye Cumhuriyeti Teşkilâtı Esasiye Kanununun tamamını veya bir kısmını tağyir ve tebdil veya ilgaya ve bu kanun ile teşekkül etmiş olan
Büyük Millet Meclisini iskata veya vazifesini yapmaktan men’e cebren teşebbüs
edenler, ağırlaştırılmış müebbet ağır hapis cezasına mahkum olur.”
Madde: 313 “Türkiye Cumhuriyeti Hükûmetine karşı silâhlı isyan
Madde 313 – (1) Halkı, Türkiye Cumhuriyeti Hükûmetine karşı silahlı birisyana tahrik eden kimseye onbeş yıldan yirmi yıla kadar hapis cezası verilir. İsyan gerçekleştiğinde, tahrik eden kişi hakkında yirmi yıldan yirmi beş yıla kadar hapis cezasına hükmolunur.
(2) Türkiye Cumhuriyeti Hükûmetine karşı silahlı isyanı idare eden kişi, ağırlaştırılmış müebbet hapis cezası ile cezalandırılır. İsyana katılan diğer kişilere altı yıldan on yıla kadar hapis cezası verilir.”
Sözün özü ülkede var olduğu ifade edilen hukuk sistemine görece darbecilerin yaptıklarının kanunlar karşısında ki hükmü buydu…
Bugün her halükarda kaybedenin kendi olduğunu gören halk kitleleri artık cüzide olsa darbeleri ve darbecileri akılarında sorgulamaya başladı diyebiliyoruz. Bu yeterli mi? Asla! Darbe karşıtlığı; ancak toplumsal şuur ve ortak vicdanın harekete geçmesi ile olabilecek bir şey. Kime dokunursa dokunsun, kime yapılmışsa yapılsın, kimler zara görmüşse görsün sen-ben, sizler-bizler, hep birlikte toplumsal vicdanımızı diri tutarak bu şuurla kendi çapımızda cüzide olsa sorumluluklarımızı ve gerekli duruşumuzu canlı tutmalıyız. 12 Eylül 1980 Darbesini sorgulayan darbeciler ve Kenan Evren hakkında iddianame hazırlayan Cumhuriyet Savcısı Sacit Kayasu yu koruyamadık. Cesaret ve özveriyle hukuk a olan inancını yitirmeden mücadele eden Kayasu nun darbecilerin yargılanması girişimleri meslek den ihracı ile sonuçlandı. Bir hukuk mücadelecisinin meslek hayatı bu iddianame ile son buldu…
Yine sen-ben, sizler- bizler toplumsal şuur ile darbe karşıtlığını diri tutmak darbelerle ve darbecilerle yüzleşmek adına sayıları pek de bulunmayan Sacit Kayasu lara da sahip çıkmalıyız…
Nigar Gümrükçüoğlu

Guantanamo

8 ARALIK 2010 ÇARŞAMBA


“Bayram geldi
Gelmedi babam.
Benim gibi oturmuyor ki Küba'da.
Hiçbir şeyim yok.
Ramazan pidesini,
Gözyaşlarımla yiyorum...”
Şeyh Abdürrahim Müslim Dost

Guantanamo… Küba’da bulunan bir ABD üssü. Kayıtlara göre; 7 Şubat 1901’de Küba Devlet Başkanı Tomas Estrada Palma, Guantanamo bölgesindeki toprakları yıllık 4 bin dolar karşılığında ucu açık bir anlaşma ile ABD’ye devrediyor. O tarihten bugüne bölgenin değişmeyen kiracısı ABD. Guantanamo’yu “Küba’nın kalbine saplanmış bir hançer” olarak tanımlayan devlet başkanı Fidel Kastro ve devamındaki hükümetler durumdan rahatsız olsa da, Müslüman Dünya bu isme 2002’de, Amerika Birleşik Devletleri Başkanı George W. Bush döneminde, hafızalardan bir daha silinmemecesine, aşina oluyor.

11 Eylül saldırıları sonrasında, ABD’nin, Afganistan ve Pakistan ile başlayan ve ardından Ortadoğu, Afrika ve Balkan ülkelerine kadar uzanan, zaman zaman Avrupa ve Türkiye ile de ilişkilendirilen adam kaçırma operasyonlarının nihai noktası olarak karşımıza çıkan bu isim, Guantanamo, sayıları tam olarak bilinmeyen, ancak ilk zamanlar 1500 ila 2000 arasındaki bir rakama tekabül ettikleri sanılan kaçırılmış insanların tutulduğu askeri üs olarak biliniyor. Rivayete göre bu tutsaklar ABD’nin takip listesine takılmış, Ortadoğu ülkelerinin birinde en az bir defa bulunmuş ve bu ülkelerdeki örgüt üye veya sempatizanlarına en az bir defa selam vermiş El- Kaide ve Taliban şüphelileriydi. Bu insanların Guantanamo’ya uzanan serüvenleri dinleyenlerin dudaklarını uçuklatacak nitelikte. “Nasıl yakalandılar? Ne ile suçlandılar? Nasıl sorgulandılar? Nasıl kaçırıldılar? Şu an ne yaparlar? ” Bu sorulara verilecek cevaplar nasıl bir dehşet tablosu ile karşı karşıya olduğumuzu ve “Özgür Dünya” mitinin bizleri nasıl bir sihir ile görmez, duymaz ve dahi konuşmaz hale getirdiğini de açıklar halde.

Afganistan’a yönelik saldırının başlamasıyla birlikte işletilen süreç Taliban yönetiminin devrilmesiyle karşı konulamaz bir hal almış ve Pakistan ile diğer ülkelere sıçramıştı. Bu dönemde Taliban mensubu olması sebebiyle Kabil ve diğer şehirlerde sokaklarda infaz edilen kişilerin dışında, Afganistan’da misafir olarak bulunan kişiler de, şayet infaz edilmekten kurtulabilirlerse, El Kaide üyesi olma şüphesi ile gözaltına alınıyor ve Taliban hükümetine yönelik nefret duygusunu tatmin etmeye yönelik olarak yapılan işkencelerin ardından Amerikan askerlerine teslim ediliyorlardı. Bu dönem de Amerika’nın da teslim edilen her yabancı için Kuzey İttifakı üyelerine bir miktar para verdiği biliniyor.

Amerika teslim aldığı Taliban üyelerini ve yabancıları “yasadışı düşman savaşçılar” olarak tanımlıyor ve bunların Cenevre Sözleşmesi kapsamında olmadıklarını iddia ediyordu. Hâlbuki Taliban rejiminin bazı ülkeler tarafından tanındığı, Afganistan’ın ise zaten Birleşmiş Milletlerde temsil edilen bir ülke olduğu açıktı. Amerika, Taliban’ın temsilcilerini kendi ülkesinde bulundurmasına, Taliban temsilcilerinin Amerikan üniversiteleri dâhil birçok kurumda konferanslar vermesine müsaade etmesine rağmen onları, hem de kendi ülkelerinde, “yasadışı düşman savaşçı” olarak ilan etmekle, ihlali gerçekleştirenler kendileri olduğunda uluslararası hukukun, Cenevre Sözleşmesi ilkelerinin ya da insan haklarına dair belgelerin ancak bir süs malzemesine dönüştüğünü ortaya koyuyordu.

Bu “yasadışı düşman savaşçılar!”ın tutuldukları Guantanamo Bay kampını biz, dünya medyasına yansıyan ve hafızalara öylece kazınan, aşağılandıkları, eziyete uğradıkları her hallerinden belli olan tutsakların, turuncu tulumları içindeki fotoğraflarıyla tanımış olduk. Kampın kuruluşu için Amerika’da yürütülen yasa çıkarma ve propaganda süreçlerini ele alan Naomi Wolf, The Guardian’da yayımlanan “Fascist America, in 10 easy steps” başlıklı yazısında Bush döneminde açılan bu toplama kampını “Sovyet Çalışma Kampları”na benzetiyor ve şöyle diyordu:
“11 Eylül 2001’de vurulduktan sonra, ulusal şok içindeki bir devletteydik. Altı haftadan daha az bir süre içinde, 26 Ekim 2001’de, tartışılması küçük bir ihtimal olan ABD Vatanseverlik Kanunu, bir toplantı ile geçti ki, (Kongre üyelerinin) birçoğu yasayı zar zor okuyacak zamana sahip olduklarını söylediler. Burada bizim yeni bir savaşa ayak bastığımız, “medeniyeti yok etmeye” niyetli bir “küresel hilafet”e karşı “küresel savaş”ın içinde olduğumuz anlatılıyordu. Başkaca kriz zamanları da oldu ki, Amerika sivil hakların sınırlarını kabul etti; Lincoln’ün iç savaş sırasında ilan ettiği sıkıyönetim ve İkinci Dünya Savaşı’nda binlerce Amerikan vatandaşı Japon’un enterne edilmesi gibi. Fakat bu durum, Amerikan Özgürlük Ajandası’ndan Bruce Fein’in notlarındaki gibi, emsalsizdir: Bizim tüm diğer savaşlarımız bir bitiş noktasına sahipti. Öyle ki, sarkaç özgürlüğe doğru geri dönebiliyordu. Bu savaş ise zaman olarak açık uçlu ve mekân olarak ulusal sınırları olmayan – yeryüzünün kendisinin bir savaş alanı olduğu- şeklinde tanımlanıyordu. Bu sefer, diyor Fein; Son tanımlanmayacak.
İlk olarak herkesi korkuttunuz ve gelecek adım (Bush’un yaptığı gibi; o, Guantanamo Bay’da kanunen ‘dış mekân’ olarak konumlandırılan bir Amerikan gözaltı merkezi oluşturmak istedi) işkencenin yer aldığı, kanun dışında bir hapishane sistemi yaratmaktır.
Evvela, oraya gönderilenler vatandaşlar tarafından yabancılar olarak görülüyordur: baş belaları, casuslar, “halk düşmanları” veya “suçlular”. Vatandaşlar gizli hapishane sistemini baştan beri destekleme eğilimindedirler; bu onları güvende hissettirir ve tutukluların kimliği ile ilgilenmezler. Ancak yeterince çabuk bir şekilde, sivil toplum liderleri, muhalif üyeler, emekçi aktivistler, din adamları ve gazeteciler de tutuklanarak buraya gönderilir.
Bu faşist veya anti demokratik tedbirlere yönelik süreçler 1920 ve 1930’ların faşist İtalya ve Almanya’sından başlayarak 1970’lerin başarılı Latin Amerika askeri darbelerine ve sonrasına kadar uzanır. Bu açık bir toplumu çökertmek veya yükselen demokrasi isteği ile çatışmak için standart bir uygulamadır.
Tutukluların kötü muameleye tabi tutulduğu, suçlarının tanımlanmadığı ve yargılanmak için kanun/mahkeme önüne çıkarılmadığı Irak ve Afganistan’daki cezaevleri ve tabii Küba’daki Guantanamo cezaeviyle Amerika, şimdi kesinlikle, kendi toplama kamplarına sahiptir. Bush ve onun Kongre’deki müttefikleri, yakın zamanda, CIA’in bütün dünyaya yayılmış, sokaktan kaçırılmış insanları hapsetmek için kullanılan gizli hapishaneleri hakkında bilgi vermeyeceklerini açıkladılar.
Tarihteki toplama kampları yayılmaya, daha büyük, daha gizli, daha ölümcül ve daha resmi olmaya meyilli değildi.”

ABD yetkilileri, Kamp Delta, Kamp Echo, Kamp İguana ve Kamp X-Ray isimleriyle bilinen, iç içe geçmiş bu dört toplama kampında hiçbir şekilde fiziksel veya psikolojik işkence yapılmadığını ısrarla beyan etseler de, Uluslararası Af Örgütü bunun tam aksini açıklıyordu. Guantanamo’yu gören az sayıda kaynağın ifadesine göre tel örgülerle çevrili kafes hücrelerde yoğun bir sıcaklık hissediliyordu ve insan onurunu incitir bir şekilde, bu hücrelerin tuvalet ve duşları dışarıdan görünür vaziyetteydi. X Ray olarak adlandırılan bu kampın yanında bulunan ahşap bölmelerde tutsaklar sorgulanıyor, isnat edilen suçları kabul etmeleri için işkence yapılıyordu. Amerika’nın işgal kuvveti olarak yer aldığı Irak’taki hukuki sorumluluğuna rağmen Ebu Gureyb Cezaevinde yaşananları düşündüğümüzde, Amerika’nın hiçbir hukuki sorumluluk yüklenmediğini ileri sürdüğü, gözlerden uzak Guantanamo’da nelerin yaşanabileceğini düşünmek bile endişe veriyor. Bu endişeden hareketle yola çıkan bir ekip 2006 yılında Guantanamo Yolu (Road To Guantanamo) isimli bir belgesel film hazırlıyor ve hiçbir kanuni prosedüre riayet etmeksizin yakalanıp kaçırılan insanların yaşadıklarına dair süreci anlatıyordu. Belgeselde, İngiltere vatandaşı Pakistan asıllı üç gencin evlenmek için Pakistan’a gitmeleri, yakalanma ve kaçırılma süreçleri, iki yıldan fazla süren tutsaklıkları boyunca Amerikan ve İngiliz gizli servisleri tarafından sorgulanmaları, haklarında hiçbir kanıt bulunmadığı halde sayısız işkence ve suçlamaya maruz kalmaları, ismi geçen örgütlerle bağlantıları olduğuna dair itirafa zorlanmaları ve her birisinin isimleri yerine sırtlarında taşıdıkları rakamlarla adlandırılmış olmaları tüm detaylarıyla gözler önüne seriliyordu.

Guantanamo’da yaşanan trajedinin kurbanlarının her birinin kendine has bir hikâyesi olsa da, ortak noktaları niçin kaçırılmış olduklarını bile bilmemeleridir, diyebiliriz. Almanya doğumlu Türk asıllı Murat Kurnaz da bunlardan birisiydi. Pakistan’da başlayan kâbus, işkencelerle geçen beş yılın ardından son bulurken, Kurnaz, Guantanamo’da yaşananları “Hayatımın Beş Yılı” isimli kitabıyla kayıt altına alıyordu. Murat Kurnaz örneğinde Amerika, Almanya ve Türkiye üçgeninde dönüp dolaşan sessizliği görüyoruz. Vatandaşının akıbetini öğrenmekten aciz bir Türkiye, ülkesinde yasal ikameti olan ve vatandaşlık işlemleri süren bir kişinin durumu için ilgisiz kalan bir Almanya ve her ikisine de gözdağı veren bir Amerika…

Elbette Murat Kurnaz sessizlikte yitirilmiş tek kişi değildir. Misafir olduğu ülkede yakalanarak Amerikalılara teslim edilen Muhammed el-Garani’nin durumu da bu örneklerden birisi; “Muhammed el-Garani Suudi Arabistan'da büyümüştü ve Pakistan polisi tarafından tutuklandığında henüz on dört yaşındaydı. Garani Pakistan’a İngilizce öğrenmek ve bilgi teknolojileri öğrenimi görmek üzere gelmişti. İşkenceler gözaltına alınır alınmaz başladı. Neredeyse çıplak bir halde, bileklerinden tavana astılar onu. Ayakları doğru dürüst yere değmiyordu. Hareket ettiği zaman da dövdüler. ABD gözetimine verileceği söylendiğinde, işkenceler sona erecek diye, sevinçten uçuyordu. Amerikalılar onu Afganistan’ın Kandahar kentine götürdüler. Beklediğinin aksine işkenceler burada da devam etti. Garani, Ocak 2002'de Guantanamo’ya nakledilen ilk "yasadışı düşman savaşçı”lardan birisi oldu.” Garani yaşadıklarını şu mısralarla anlatıyor;

“Sana yemin üstüne yemin etseler
Gene de kollamalısın kendini,
Arapça bilmeyenlerin beldesinde.
Üç beş kuruş uğruna
Sözlerini bozar onlar.
Okumaya gelmiştim memleketlerine
Kötülükle tanıştım.
Silahlarını doğrulttular, çepeçevre sardılar camiyi
Sanki savaş alanındaydılar.
"Usul usul çıkın" dediler bize,
"Ve tek bir kelime çıkmasın ağzınızdan."
Bir kamyonun içine tıktılar bizi
Adaletsizliğin zincirleriyle bağladılar.
On altı saat yürüttüler
Ayaklarımız, zincirlerle kelepçeli.”

Biz Muhammed el-Garani’yi, “Gauntanamo’dan Şiirler Mahpuslar Konuşuyor” isimli kitabın basılmasıyla tanımış olduk. Bu kitabı Guantanamo’daki tutsakların seslerini duyurabilmeleri yolunda atılmış önemli bir adım olarak kabul etmek kuşkusuz ki, abartı sayılmaz. Illinois Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nde yardımcı doçent olan Marc Falkoff, 17 Guantanamo tutsağının avukatlığını yaparken, kaçırılmış ve tutsak edilmiş bu insanların yazdığı şiirleri diğer tutsakların avukatlarının da yardımıyla topluyor ve böylelikle ABD’nin işkence politikalarını, kendinden olmayan halkaları nasıl insan dışı varlıklar olarak gördüğüne dair bakış açısını, tutsaklık süreçlerini, Guantanamo’daki gayri insani muameleleri ve tutsakların nasıl direndiğini anlatan bu eser ortaya çıkıyor.

Kimi tutsakların kâğıt kalemden yoksun bir halde olmalarına rağmen, insanlık dışı tüm muamelelere direnişin bir işareti olarak, plastik bardaklara kazıdıkları ve “daha şanslı” olarak kabul edebileceğimiz kimi tutsakların ise kayda geçtiği şiirler, psikolog, yazar Gündüz Vassaf tarafından; metin çevirileri ise şair, öykücü Bilgin Adalı tarafından Türkçeye kazandırılıyor. Marc Falkoff, kitabın giriş kısmında şunları ifade ediyor: “Tutuklulardan bazıları ülkelerine dönmek üzere serbest bırakılmışlarsa da, çoğu, haklarında herhangi bir suçlama yapılmadan, yargı önüne çıkarılmadan ve Cenevre Sözleşmeleri'nin özüne aykırı olarak, esaretlerinin altıncı yılına girmektedirler. Tamamı "tel örgünün içinde" yazılmış olan bu şiirlerin, kendileriyle birlikte tutuklu olan hapishane arkadaşları dışında bir okuyucu kitlesine ulaşabilmesi konusunda hemen hiç umutları yoktu. Ama, artık gizlilikleri kaldırılmış ve bir araya getirilmiş olan bu şiirler, kamuoyuna, Amerika'nın bu berbat esir kampındaki yaşam hakkında esirlerin kendi ağzından bilgi vermektedir. Ben ve hepsi de gönüllülerden oluşan meslektaşlarım, Guantanamo'ya ilk kez, FBI'dan "gizli" ve üst düzeyde bir güvenlik soruşturmasından geçtikten sonra 2004 Kasımında gidebildik. O yolculukta müvekkillerimizden duyduklarımız, insanı şok edici şeylerdi. Her şeyden mutlak bir biçimde yalıtılmış olarak yaşadıkları üç yıl boyunca, sürekli taciz görmüşlerdi. Zor koşullarda yaşatılmışlardı. Sonu gelmeyen sorgulamalar boyunca, uyumaları engellenmiş, gürültülü müzik dinletilmiş, çok sıcak ya da çok soğuk ortamlarda tutulmuşlardı. Cinsel olarak aşağılanmışlardı. Yaptıkları işin bu yürekten inançlı Müslümanlara hakaret olduğunu bile bile, kendilerine sataşan kadın sorgucular tarafından fiziksel alanları işgal edilmişti. En basit bir tıbbi bakımdan bile yoksun bırakılmışlardı. Ruhsal olarak çöküntüye uğramışlar psikolojik zulüm görmüşlerdi. Kesin bir tecride alınmışlardı. İfadeleri silah tehdidi altında alınmış ve kendilerine konuşmayı kabul etmezlerse ailelerinin zarar göreceği söylenmişti. İslam’ın beş şartından biri olan günlük ibadetleri [namaz] sık sık engellenmiş, Amerikan askerlerinin bilinçli olarak Kuran-ı Kerim’e hakaret etmelerini izlemek zorunda bırakılmışlardı. Başlangıçta, bu bilgilerle yapabileceğimiz çok az şey vardı. Müvekkillerimizin bize söylediği her şeyi askerlerin açıklamasına göre potansiyel bir ulusal güvenlik konusuydu ve Pentagon’un özel bir ekibi tarafından denetlenmedikçe kamuoyuna açıklanamazdı. Bu ekip, sahip olduğu yetkiyi, elimizdeki taciz ve kötü davranışlara ilişkin kanıtları ortadan kaldırmakta kullandı. Tüm belgelerimiz "gizlidir" diye damgalanarak geri döndü. Askeriyenin sorgulama tekniklerinin sır olduğu ve kamuoyuna açıklanmaması gerektiği belirtildi. Pentagon ancak dava açma tehditlerinden sonra gizlilik kararlarını yeniden gözden geçirmek zorunda kaldı ve kamuoyu dolaylı bir biçimde olsa bile, bu tutuklulara ilişkin bilgi sahibi olmaya başladı. Elinizdeki kitap müvekkillerimizin sesinin duyurulabilmesi için verdiğimiz savaşımın bir başka adımıdır. Aslında bu kitabin ya da onu oluşturan şiirlerin varolması bile mucize gibi bir şey.”

Amerika’nın Taliban’a veya Afganistan’a değil, doğrudan insanlık âlemine / insan oluşa açtığı savaşın kahredici izlerini bulduğumuz bu kitapta yer alan anlatılar, şiirler tüm gücüne, çabasına ve halkları efsunlayan propagandasına rağmen Amerika’nın “direniş” olgusunu yok edemediğini ortaya koyuyor. Kızından gelen mektupta sansürlenmeyen tek cümlenin “Seni seviyorum baba” olduğunu söyleyen Muzzam Begg’in yahut kardeşi Üstad Bedrüzzaman Bedr'le birlikte Guantanamo'da üç yıla yakın bir süre tutsak kalan Pakistanlı şair ve deneme yazarı Şeyh Abdürrahim Müslim Dost’un anlattıkları “direniş”in ümidi ve ümidin de insan olma gerçeğini ayakta tuttuğunu gösteriyor. Bunun için biz tutsaklardan Abdülaziz’in;

“Ey mahpushanenin karanlığı, kur çadırını.
Biz severiz karanlığı.
Biliriz, gecenin karanlık saatlerinden sonra
Onurumuzun şafağı sökecek.” mısralarını okuyoruz.

Göz boyayıcı bir seçim kampanyasının ardından ipi göğüsleyen Obama’nın beyanları ile tekrar gündeme gelen Guantanamo’nun önce, kapatılacağına dair haberler yayıldı. Zira Obama, bu konuda söz veriyordu! Bir süre sonra kapatma sözünün yerini tutsakların bir kısmının salınacağı ve kalanların da ABD’de bir cezaevine nakledileceği söylentisi aldı. Ancak bugün tutsakların elbise renkleri dışında hiçbir şeyin değişmediğini görüyoruz. Guantanamo, insanlık ailesinin özgür fertleri, organizasyonları ve hükümetleri için gerçek bir sınav oldu. Türkiye dâhil tüm ülkeler bu sınavı kaybetti. Dünya Guantanamo’nun kapatılması meselesini Obama yönetiminin inisiyatifine bırakmış halde ve Obama Guantanamo’yu kapatmak bir yana, buraya yeni tutsaklar getirecek bir Pakistan seferi ile meşgul halde.

Guantanamo tutsakları gösterdikleri direniş ile insanlık ailesinin onurlu mensupları olarak tarihe geçerken, Guantanamo mimarları, koruyucuları ve destekçileri ne insanlık ne de Hazreti Allah önünde hesabını verebilecekleri bir suçu irtikâp ettiler.

Guantanamo’da işkence altında hayatlarını kaybedenlerin ruhlarını selamlıyoruz. Temennimiz, zulme uğrayan bu insanların haklarının alınacağı günlerin tecelli etmesidir. Hala Guantanamo’da işkence altında bulunanların ise özgür ruhları incinmesin, selam onların aydındık yüzlerine, üzerlerine olsun ve hürriyetleri tüm insanlığın boyunun borcu olsun...

“…Ve yanından geçtiğinde yaşamımızın tanıklarının
Budanmış dalların,
Bedevi halılarının,
Kanatlanmış güvercinlerin -
Hatırla beni. Kardeşlerime selam,
Sadık kalanlara barış,
Svayman'a,
Sevdiklerime,
Özleyenlere, merhaba.
Allah'a dua edin sevdiklerim için.
Yüce Allah’ım acır belki bana…”

Abdullah Mecid en-Nueymi, Vakarlı Tutsak / Guantanamo

Uzak Değilsiniz

Uzak Değilsiniz



Raflarımızda tarihe ait ne varsa, hakikatin üzerine sinmiş tozları silerek, geçmişle yüzleşmeyi başaran ve bir gelecek tasavvuru ile bugünü idrak etme gayretinde olan kardeşlerimizle, sizlerle, aynı dil üzerinde bizleri buluşturan Allah’a hamdolsun.

Balkanlar’dan, Türkiye’ye, Türkiye’den Balkanlar’a gelip giden resmi yetkililerin ağzından sıkça duyarız şu sözcükleri; “ortak kültür”, “ortak miras”, “ortak inanç”… Bugün bizlere öğretilen resmi tarih dışında bu ülke topraklarında ve Balkanlarda şüphesiz çok şey değişti. Karşılıklı taltifler ile geçen hükümet temsilcilerinin görüşmeleri ve yazar çizer kadrosunun kısa süreli turistik ziyaretleri sonucunda ortaya çıkan tespitler de enformasyon anlamında her iki bölge halklarının ahvalini tam olarak yansıtmamaktadır. Tüm ortak değerlerin yanında, resmi ağızların günü birlik hesapları bir tarafa, her iki bölge topraklarındaki insanların birbirine yabancılaşmış olduklarını görmek güç değil. Tüm bu din, dil, ırk, cinsiyet üzerinden yürütülen yabancılaştırma, öteleştirme politikaları tutmuş olmalı ki, bugün bölge halkları ortak geçmişlerinden bihaber olmanın yanında, ekonomik, sosyal ve kültürel olarak, dil ve din anlamında nasıl bir hal içindeler ya da ne tür sorunlar yaşamaktalar bunlardan da habersizdirler.

Yeni kuşaklar üzerinde daha belirgin olarak görülen bu birbirine “yabancı olma” hali ciddi bir sürecin neticesidir. Anadolu’da ulus devlet olma yolunda yürütülen çabalarla başlayan ve bugün Avrupa Birliği üyeliğine erişmeye çalışan omzunu Batı’ya verme hali, Balkanlar’da tarihin lanetli sayfalarına adları kazınan katliamların yaşandığı savaşlarla yürütülen bağımsızlık mücadeleleri sonrası yine omzunu Batı’ya dayama hali… Bu, “Güçlünün yanında durursam ayakta kalırım” tavrı bizleri, köklerimiz ile bağımızı keserek, “entegrasyon” adı altında asimilasyon politikalarının kurbanı olmaya götüren bir tablo karşısında bırakmaktadır. Kendilerini “Doğu”ya göre “Batılı” görüp, “Batılı” addetme çabasında olan Türkiye ve Balkan toplumları ne yazık ki “trajikomik” birer vaka olarak durmaktadırlar. Zira Batılı Devletler, Avrupa, onları hiçbir zaman kendileri gibi görmemiştir ve görmeyecektir. Onlar da bilmektedirler ki; bu toplumlar inanç ve kültür anlamında kendileri gibi değillerdir ve olamayacaklardır da. Bu toplumlar onlar için ancak, Doğu hakkındaki planları için birer atlama taşı olabilecek niteliktedirler.

Tüm bunların yanında iç ve dış güçlerin bölge halkları üzerindeki hesapları ve bu hesaplar uğrunda harcadıkları ekonomik, sosyal ve kültürel çaba, bu yüz yılda “savaşın” nasıl ve ne şekil de yürütüldüğünü gösteriyor bizlere. Dünya üzerinde hali hazırda işgal altında olan topraklara baktığımızda, o topraklar üzerinde yaşayan halkın inanç ve kültürüne yönelik tahribatın savaşın ilk adım olarak yürütüldüğünü görüyoruz. O bölge halklarının, yazılı kültürlerinin, tarihlerinin nasıl tahrif edildiğini biliyoruz. Bu süreçte en önemli ve dikkat edilmesi gereken adımlarından birisi de şüphesiz, değiştirme ve dönüştürme çabalarının öncelikle kadınlar üzerinden yürütülüyor olmasıdır. Zira, bir toplumda kadınlar değiştirilip dönüştürüldüğü vakit, o toplumun çocukları, gelecek kuşakları, aileleri de değişmiş olacaktır. Dünya üzerinde doğrudan ya da dolaylı yoldan, resmi, gayri resmi, “hukuk” anlamında kadınlara yönelik uygulanan özel yaptırımların olduğu ülkeler buna birer örnektir.

Ne yazık ki Türkiye –bir adım ilerde- ve Balkan ülkeleri bu zincirin birer halkası olma yolunda ilerlemektedir. Türkiye’de on yıllardır dönem dönem uygulanan ve en son 28 Şubat 1997 Post Modern darbesi ile de sistematik hale getirilen başörtüsü yasağı bu ülke kadınlarına, erkeklerine, çocuklarına, Müslümanlarına büyük zararlar verdi. Kanun ve yönetmeliklerle uygulanan ve son dönem Anayasa’da başörtüsüne dair nasıl bir ibare olması yönünde tartışmaların yaşanmasının yanında, hakim zihniyet meseleyi, “Kuran’da başörtüsü emri vardır-yoktur” a getirmiştir. Aşlarını, işlerini, eğitim-öğretim haklarını kaybeden kadın ve erkelerden öte, başörtüsü yasağı şüphesiz bu topraklarda İslam’ın görünen yüzüne yönelik bir saldırı idi. Mesele; Müslüman kadınların onur, şeref ve haysiyeti ile özgürce inancını bu topraklarda yaşayabilmenin kavgası idi.
“Laiklik” adı altında halkın inanç ve değerlerine müdahale eden yönetimler farklı coğrafyalarda birbirlerini örnek almaktadırlar. Yakın geçmişe kadar başörtüsü yasağını sokağa taşıyan Tunus yönetimi, Türkiye’deki bir takım yasakçı, faşist zihniyetler tarafından da örnek gösterilmekteydi. Ne yazık ki, bir kısım Balkan ülkeleri yöneticilerinin de başörtüsü yasağı konusunda Türkiye’yi örnek aldıklarını görmekteyiz. Bizler Türkiye’de ve dünyanın herhangi bir yerinde Müslümanların inanç ve değerlerine yönelik uygulanan her türlü baskı ve dayatmayı ifşa ederek bunların karşısında durma gayretinde olduk. Bu minvalde Balkanlar’da Müslümanların inanç ve değerlerini rahatça yaşama konusundaki sıkıntıları ve Devlet okullarında kısmen uygulanan başörtüsü yasağına dair gelişmeleri de kaygı ile takip etmekteyiz. “Mümin kadınlar ve Mümin erkeler birbirlerinin velisidir.” buyruğundan da hareketle, siz, Balkan coğrafyasında yaşayan kardeşlerimiz ile, kadını ve erkeği ile İslam’ın ait olduğumuz topraklarda ve İslam inancının yaşandığı herhangi bir dünya ülkesinde rahatça yaşanmasının önündeki engellerin kalkması için seslerimizi birleştirmeyi ümit ediyoruz. Her türlü ırkçı, mezhepçi, ayrıştırıcı söylemi reddederek, karşılıklı bilgi, birikim ve eylemlerimizi ortak bir dil üzerinde birleştirerek Müslümanların birlik ve menfaatine sunmayı diliyoruz. “İslam Dünyası”nın, Müslümanların ortak menfaatlerini, ortak menfaatlerimizi gölgeleyici her türlü yazılı, sözlü ve fiili saldırının karşısında durarak, bizlerin üzerinden bizlere rağmen yürütülen hesapları tersine döndürecek her türlü emek ve çabanın içerisinde yer alacağımızı ifade ediyoruz. Yine birlikte, Müslüman kadınlar üzerinden yürütülen dönüştürme projelerinin karşısında durarak bizden sonraki kuşaklara sabır, direnç ve sebat ile yürütülmüş bir mücadeleyi bırakmayı diliyoruz. Halihazırda zulüm ve işkence altında inleyen Müslümanlara sahip çıkmakla, Kudüs’e, Mescid-i Aksaya, Afganistan’a, Irak’a, sahip çıkmak ile Balkan ve Türkiye topraklarındaki Müslümanların sorunlarına sahip çıkmak arasında bir fark göremiyoruz. Aramıza serpilmiş nifak tohumlarını kurutacak şekilde seslerimizi ve güçlerimizi küresel bir gayrete dönüştürme niyeti ile seslenirken, tüm kardeşlerimizi Allah’ın selamı ile selamlıyoruz...